ON
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: KAHRAMANIN SAVAŞ VE ÜLKÜLER ÜZERİNE SÖYLEYEBİLECEKLERİ
İşte
şimdi, kısa bir ateşkes, Miloş… Anlıyor musun? Askerin ölüm anında sanrıladığı
kısa bir ateşkes.
Açıkçası
bu gazadan evvel benim aklımda savaşa dair hiçbir şey yoktu.
Yani
kaledeki askerlerimize yardım ulaştırmak gerekliliği dışında hiçbir şey yoktu
Miloş. Çünkü kafamda barış yoktu. Demek istediğim, kaleyi bekleyen gaziler
özünde hangi fikrin müdafaasını yapıyorlardı ya da o kaleye taarruz eden koç
yiğitler hangi ülkünün sancağını taşıyorlardı… Kısacası bu dünyada nedenli ve
zorunlu olarak verilen şu ya da bu savaşın haklılığına haksızlığına dair kafamı
kurcalayan fazladan fikirler yoktu. Gerçi bu fikirler hiç ortada yok da
değildi, yani bu fikirlerin, ülkülerin eksikliği çekiliyordu demiyorum. Tersine
verilen savaşın özüne dair geçmiş zamanın birinde birileri tarafından eksiksiz
bir iman kudreti ve kusursuz bir yetkinlikle ifade edilmiş ve bütün serhadler,
cepheler boyunca gök kubbede heybetle yankılanıp duran çokça fikir vardı ve
bizlerin de ot yiyen eşekler gibi bunları ezberden tekrar ettiğimiz sıkça
oluyordu… Kutsal davalar, cihad, İslam
sancağı, küffar orduları, serhad gazileri, tekbirler, ezanlar, gülbanklar,
kelime-i şahadetler… Bunlar ve benzerleri, bize ilahi görünen fikirler… Bize
ilahi görünen… Çünkü biz böyle düşünürüz ama bence tanrılar böyle düşünmezler. Çünkü,
aslında… Savaşa dair dile getirilmiş herhangi bir görkemli ve anlamlı fikri tüm
anlamından ve tüm görkeminden bir anda sıyırıp çırılçıplak bırakmaya yetecek
tek kudret varsa bu tam da her iki alemde ve tüm sonsuzluk boyunca her yerde
olan tanrının gözü olmalıdır, tanrının yüksek taş duvarların her iki yanını da
aynı anda ve bütün gerçeği bir bakışta gören, her şeyi aynı mesafeden ve aynı
mesafesizlikten gören gözü olmalıdır. Tanrı, eğer bizim bugün ve burada
anladığımız anlamda tanrı ise, tüm insanlık maceralarını bu şekilde görmek
mecburiyetindedir. Yani zannedilenin tam da tersine, olan bitene savaşın
içinden, ateşin külün dumanın barutun içinden, top gürlemeleri ardından gelen
sarsıntılarla kapkara bir zindanın boşluğu ve yalnızlığında şakırtısı
huzursuzlukla yankılanan zincirin halkaları içinden, tunç miğferlerin içinden,
damlayan terin, akan kanın, ezilen toprağın, edilen duanın, çarpan yüreğin, bir
top namlusunun içinden ve bir taş duvarın mazgal deliklerinden, gezden gözden
arpacıktan ve bir siperin gerisinden ve bir lağımın derinliklerinden, uyuyan
bir bebeğin saçının bir telinden ve birbirine yaslanmış, içlerinde bebekler
uyuyan evlerin arasında gece vakti patlayan bir cephaneliğin alevlerinden, top
arabası çeken öküzün boynundaki damardan, açlıktan ölmekte olan bir atın paslı
yeşil dişleri arasından ve atını yemek için boğazlayacak askerin bıçağının
parıltısından, o atın günler önce bastığı yerdeki nal izinde biriken çamurlu
yağmur suyunu içerek bir gün daha soluk alıp vermekten başka emeli kalmamış, bu
tek ve son emel uğrunda paramparça karnının üzerinde var gücüyle sürünen ölüme
terk edilmiş bir yaralının algısından ve su kuyusuna atılmış bir domuz leşinin
kursağından ve kartalların dönendiği tertemiz mavi göklerden ve gelmiş geçmiş
bütün ölüm anlarının mutlak yalnızlığından ve yani kısacası her yerden birden
bakabilmek ve bu şekilde görebilmek… yani ilahi göz… yani bizim anladığımız
anlamda tanrının gözü, bu topların ve bu taş duvarların dolayımında sonu
olmayan fısıltılar ve haykırışlarla dile gelen kutsal ülkülerin hepsini birden
bir lahzada önemsizleştirmeye yetecek belki de biricik şey olmalıdır ve
anladığımız anlamda bir tanrı, anlamın ta kendisini dahi anlamsızlaştırmaya
yetecek kadar çok anlıyor olmak durumundadır ya da benim aklım ancak bu
kadarına eriyor ve öyle düşünüyorum ki…Öyle düşünüyorum ki savaşın dolayımında
bize ilahi görünen fikirlerin hepsi beşeridir.
Bu
fikirler tanrılar için değil sadece bizler içindir Miloş ve o senin birçok defa
okuduğun o Truva savaşı destanının içinden tanrıları ve tanrısallıkları çıkarırsan
geriye sadece insanlar kalır, Tokaylı zabitten ya da Sokollu Hasan’dan ya da Dragosalı
benden ya da ağabeyim Ubius’tan çok da farklı olmayan insanlar kalır. Daha
doğrusu tüm anlamdan yoksunluğu ve tüm anlamı içinde geriye, uçlardaki Macarlar
ve Türkler arasında sıkça yaşandığı gibi, birbirine can düşmanı diyenlerin,
birbirlerine kafir diyenlerin hasımlarında gördüklerinde bile hayran kalmaktan
ve ardından gözyaşları döküp ağıtlar yakmaktan
geri durmadığı insan kahramanlığı kalır.
Kahramanlık
da, mesela, bir fikirdir, Miloş!
Evet, o
zamanlar oralarda böyle iki ayak üstünde gezen bu ve buna benzer çokça fikir de
vardı ama gerçek savaşın bu fikirlerin birçoğuyla da tam olarak bir ilgisi
yoktu. Çünkü savaş kendisi bir fikir değildi, bir gerçekti.
Bununla
birlikte savaşın eziyetlerinde, kahramanlıklarında, kepazeliklerinde, erdemlerinde
ve erdemsizliklerinde; kalelerin, palankaların, toprakların, mevzilerin,
köprülerin, hayvanların, çapulların, esirlerin, yangınların, vergilerin ve
dağılan iç organların ve kellelerin ve kadın ve erkek ve çocuk çığlıklarının,
ağıtların, destanların ve zaferlerle elde edilenler ya da bozgunlarla
yitirilenlerin de dışında ve ötesinde, hatta bunların hiçliğinde,
önemsizliğinde, değersizliğinde, yani her çeşit anlamdan yoksunluğunda bile,
yani bunların tümüne yayılmış fakat tek tek bunlar tarafından da bunların bir
çeşit birleşimi tarafından da içerilmeyen, içerilemeyen ayrı bir anlam da
vardır belki ve bu anlam savaşın kendisine ilişkin bir anlamdır. Yine de
böylesi anlamlar ve fikirler üzerine bitmiş cümleler söylemek için gereken
çabayı göstermek bile gelmiyor içimden. Savaşın kendisi üzerine de çünkü ben
başkaca bir hayat tanımadım. Bir savaşın ortasında doğdum ve savaşın içinde
denizin içinde yüzen bir balık gibi yaşadım. Bir balık, deniz hakkında ne
söyleyebilir? Benim savaş hakkında söyleyebileceklerim, bir balığın deniz
hakkında söyleyebilecekleri kadardır.
Tek
söyleyebileceğim, gerçek olduğudur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder