12 Mart 2012 Pazartesi

SAVAŞ VE ÜLKÜLER


ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: KAHRAMANIN SAVAŞ VE ÜLKÜLER ÜZERİNE SÖYLEYEBİLECEKLERİ

İşte şimdi, kısa bir ateşkes, Miloş… Anlıyor musun? Askerin ölüm anında sanrıladığı kısa bir ateşkes.

Açıkçası bu gazadan evvel benim aklımda savaşa dair hiçbir şey yoktu.

Yani kaledeki askerlerimize yardım ulaştırmak gerekliliği dışında hiçbir şey yoktu Miloş. Çünkü kafamda barış yoktu. Demek istediğim, kaleyi bekleyen gaziler özünde hangi fikrin müdafaasını yapıyorlardı ya da o kaleye taarruz eden koç yiğitler hangi ülkünün sancağını taşıyorlardı… Kısacası bu dünyada nedenli ve zorunlu olarak verilen şu ya da bu savaşın haklılığına haksızlığına dair kafamı kurcalayan fazladan fikirler yoktu. Gerçi bu fikirler hiç ortada yok da değildi, yani bu fikirlerin, ülkülerin eksikliği çekiliyordu demiyorum. Tersine verilen savaşın özüne dair geçmiş zamanın birinde birileri tarafından eksiksiz bir iman kudreti ve kusursuz bir yetkinlikle ifade edilmiş ve bütün serhadler, cepheler boyunca gök kubbede heybetle yankılanıp duran çokça fikir vardı ve bizlerin de ot yiyen eşekler gibi bunları ezberden tekrar ettiğimiz sıkça oluyordu… Kutsal davalar, cihad,  İslam sancağı, küffar orduları, serhad gazileri, tekbirler, ezanlar, gülbanklar, kelime-i şahadetler… Bunlar ve benzerleri, bize ilahi görünen fikirler… Bize ilahi görünen… Çünkü biz böyle düşünürüz ama bence tanrılar böyle düşünmezler. Çünkü, aslında… Savaşa dair dile getirilmiş herhangi bir görkemli ve anlamlı fikri tüm anlamından ve tüm görkeminden bir anda sıyırıp çırılçıplak bırakmaya yetecek tek kudret varsa bu tam da her iki alemde ve tüm sonsuzluk boyunca her yerde olan tanrının gözü olmalıdır, tanrının yüksek taş duvarların her iki yanını da aynı anda ve bütün gerçeği bir bakışta gören, her şeyi aynı mesafeden ve aynı mesafesizlikten gören gözü olmalıdır. Tanrı, eğer bizim bugün ve burada anladığımız anlamda tanrı ise, tüm insanlık maceralarını bu şekilde görmek mecburiyetindedir. Yani zannedilenin tam da tersine, olan bitene savaşın içinden, ateşin külün dumanın barutun içinden, top gürlemeleri ardından gelen sarsıntılarla kapkara bir zindanın boşluğu ve yalnızlığında şakırtısı huzursuzlukla yankılanan zincirin halkaları içinden, tunç miğferlerin içinden, damlayan terin, akan kanın, ezilen toprağın, edilen duanın, çarpan yüreğin, bir top namlusunun içinden ve bir taş duvarın mazgal deliklerinden, gezden gözden arpacıktan ve bir siperin gerisinden ve bir lağımın derinliklerinden, uyuyan bir bebeğin saçının bir telinden ve birbirine yaslanmış, içlerinde bebekler uyuyan evlerin arasında gece vakti patlayan bir cephaneliğin alevlerinden, top arabası çeken öküzün boynundaki damardan, açlıktan ölmekte olan bir atın paslı yeşil dişleri arasından ve atını yemek için boğazlayacak askerin bıçağının parıltısından, o atın günler önce bastığı yerdeki nal izinde biriken çamurlu yağmur suyunu içerek bir gün daha soluk alıp vermekten başka emeli kalmamış, bu tek ve son emel uğrunda paramparça karnının üzerinde var gücüyle sürünen ölüme terk edilmiş bir yaralının algısından ve su kuyusuna atılmış bir domuz leşinin kursağından ve kartalların dönendiği tertemiz mavi göklerden ve gelmiş geçmiş bütün ölüm anlarının mutlak yalnızlığından ve yani kısacası her yerden birden bakabilmek ve bu şekilde görebilmek… yani ilahi göz… yani bizim anladığımız anlamda tanrının gözü, bu topların ve bu taş duvarların dolayımında sonu olmayan fısıltılar ve haykırışlarla dile gelen kutsal ülkülerin hepsini birden bir lahzada önemsizleştirmeye yetecek belki de biricik şey olmalıdır ve anladığımız anlamda bir tanrı, anlamın ta kendisini dahi anlamsızlaştırmaya yetecek kadar çok anlıyor olmak durumundadır ya da benim aklım ancak bu kadarına eriyor ve öyle düşünüyorum ki…Öyle düşünüyorum ki savaşın dolayımında bize ilahi görünen fikirlerin hepsi beşeridir.

Bu fikirler tanrılar için değil sadece bizler içindir Miloş ve o senin birçok defa okuduğun o Truva savaşı destanının içinden tanrıları ve tanrısallıkları çıkarırsan geriye sadece insanlar kalır, Tokaylı zabitten ya da Sokollu Hasan’dan ya da Dragosalı benden ya da ağabeyim Ubius’tan çok da farklı olmayan insanlar kalır. Daha doğrusu tüm anlamdan yoksunluğu ve tüm anlamı içinde geriye, uçlardaki Macarlar ve Türkler arasında sıkça yaşandığı gibi, birbirine can düşmanı diyenlerin, birbirlerine kafir diyenlerin hasımlarında gördüklerinde bile hayran kalmaktan ve ardından gözyaşları döküp ağıtlar yakmaktan  geri durmadığı insan kahramanlığı kalır.

Kahramanlık da, mesela, bir fikirdir, Miloş!

Evet, o zamanlar oralarda böyle iki ayak üstünde gezen bu ve buna benzer çokça fikir de vardı ama gerçek savaşın bu fikirlerin birçoğuyla da tam olarak bir ilgisi yoktu. Çünkü savaş kendisi bir fikir değildi, bir gerçekti.

Bununla birlikte savaşın eziyetlerinde, kahramanlıklarında, kepazeliklerinde, erdemlerinde ve erdemsizliklerinde; kalelerin, palankaların, toprakların, mevzilerin, köprülerin, hayvanların, çapulların, esirlerin, yangınların, vergilerin ve dağılan iç organların ve kellelerin ve kadın ve erkek ve çocuk çığlıklarının, ağıtların, destanların ve zaferlerle elde edilenler ya da bozgunlarla yitirilenlerin de dışında ve ötesinde, hatta bunların hiçliğinde, önemsizliğinde, değersizliğinde, yani her çeşit anlamdan yoksunluğunda bile, yani bunların tümüne yayılmış fakat tek tek bunlar tarafından da bunların bir çeşit birleşimi tarafından da içerilmeyen, içerilemeyen ayrı bir anlam da vardır belki ve bu anlam savaşın kendisine ilişkin bir anlamdır. Yine de böylesi anlamlar ve fikirler üzerine bitmiş cümleler söylemek için gereken çabayı göstermek bile gelmiyor içimden. Savaşın kendisi üzerine de çünkü ben başkaca bir hayat tanımadım. Bir savaşın ortasında doğdum ve savaşın içinde denizin içinde yüzen bir balık gibi yaşadım. Bir balık, deniz hakkında ne söyleyebilir? Benim savaş hakkında söyleyebileceklerim, bir balığın deniz hakkında söyleyebilecekleri kadardır.

Tek söyleyebileceğim, gerçek olduğudur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder