15 Mart 2012 Perşembe

BİR SİPERDE

ON BEŞİNCİ BÖLÜM: BİR SİPERDE

Sadrazam paşa hazretleri o günlerde Falan kalesi önlerindeydi. Serencamım işitilince birini göndererek beni huzura çağırmışlar. Bu sırada bizim kaleye yardım gitmişti, bense yaralıydım, ateşler içinde yanıyordum, başımın dönmesi bir türlü geçmiyordu, biraz toparlanabildiğim saniye vazifeme geri dönmenin bir yoluna bakacaktım ama toparlanamıyordum. Çağrıyı alışım öğle ile ikindi arası oldu. Bu dediğim cephe benim vardığım palankadan şimale doğru birkaç saatlik yoldur. Neye uğradığımı tam idrak edememiş olarak giyinip atlanarak akşamüzeri cepheye vardım ve bir dakika bile bekletilmeden huzura alındım. Zevkle ve ihtişamla döşenmiş bir siperde bulunuyorlardı. Yabancı ziyaretçiler siperlerimizin düzenine hayret ederler, siperlerimizin Beç’teki asilzade konaklarının pek çoğundan daha gösterişli bir biçimde dayalı döşeli ve daha temiz olduklarında ağız birliği ederler. Ben önceki gün kurnası başında başımdan aşağı tas tas sıcak kan dökündüğüm kan hamamının dehşetini üzerimden atamamış halde, bir sersemlik içinde huzura girdim, yer etek öptüm, çekildim. Paşa hazretleri gazamı mübarekledi adımı sordu, söyledim.
“Dragosalı Kara Dizdaroğlu Rüstem!” dedim.
Çökmekte olan akşam karanlığında, iyice kısılmış yağ kandillerinin sanki aydınlatacağına daha beter kararttığı siperde yüzümü seçememiş olacaklar, zarif ellerinin bir işaretiyle teşrifatçının yüzüme doğru hafifçe kaldırdığı Nemse işi çok sanatlı ve süslü gümüş şamdanın kıpırtılı ışığında bana baktılar. Ben gözlerimi yerde serili paha biçilmez Acem halısının nakışlarından ayıramıyordum. Adım bir fenalıkla, bir kafirlikle bağdaştırılacak korkusuyla diken üstündeydim. Fakat korktuğum başıma gelmedi. Dudaklarımdan fersiz bir fısıltıyla dökülmüş olan bu ad koca vezirin hafızasında hangi isli dumanlı hayalleri canlandırdıysa, bu hatıraların dumanından gözleri nemlendi.
“Ah benim güzelim… Sen şimdi rahmetli Kara Dizdar’ın oğlu musun?”
Ben gözlerim pabuçlarımın burunlarında:
“Beli devletlim,” diyebildim.
Gözünün yaşını sildi:
“Babanı filanca cephede tanıdım… Yoksa ötekinde miydi?.. Şu… Şeydekinde…”
Tam o anda bir gümbürtü koptu, başımız üzerinden alev alev bir top güllesi uçtu…
Siperimizin geri yanında bu kez hatıralarla ilgisi olmayan, gümbür gümbür gerçek, contemporarius bir yangın başladı… Üstümüze kar gibi kül yağdı… Paşa hazretleri samur kaftanının eteğine düşen külleri kederle yavaş yavaş çırparak:
“Neyse…” dedi. “Belki ikisinde de vardı… Mekanı cennet olsun, bir delişmen yiğitti.”
Paşa hazretleri bundan sonra bir gönül hoşluğuyla, “aslanın oğlu da aslan oluyor,” deyip bana birtakım iltifatlar ettiler ve sağlığımı, halimi hatırımı, görevimden memnun olup olmadığımı sordular. İlk korkumdan kurtulmanın rahatlaması ve fakat bu kez de nefret ettiğim görevim konusundaki sualin nasıl yanıtlanacağının endişesi içinde benim nutkum çözüldü. Göz göze gelmeye hala cesaret edemeyip hep önüme bakarak, böyle olduğu halde her cümlede kalbim yerinden fırlayarak, bir kuş gibi o anda kursağımdan dilimin ucuna getirebildiğim ve zannımca sağduyuya az ya da çok uygun sayılabilecek olan her kelimeyi apar topar çıkarıp budalaca bir sakarlıkla bir diğerinin kuyruğuna bağlamaya koyuldum:
“Benim efendim… Halimden sual edersiniz… Köleniz çok şükür İslam sancağını taşıyan ve Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan ulu hakanın ve onun mührü hümayununu bağrında taşıyan veziri mutlakın ve onların yardımcısı olanların sağlığına ve saltanatına gece gündüz duadayım, efendim! Allah korkusuyla bir an secdeden kalkmayan değersiz başımı hak yolunda vererek iman selameti içinde şehitlik mertebesine ulaşmaktan gayrı arzu ve emelim olamaz ve bu uğurda yürüdükçe dudaklarımdan asla şükürden başka söz çıkmaz! Bir de vazifemden… Vazifemden sual edersiniz efendim… Kulunuz elbette bilirim ki İslam serhaddindeki vazifem hamilinden gurur ve kibir değil de sabır ve tevazu bekleyen cinstendir çünkü akıl ve adaletin yeryüzündeki bayrağı serdarı ekrem hazretlerinin bendelerinden ziyade bilecekleri gibi kılavuzluk hizmeti bolca malumat, ataklık ve maharet gerektirse de itibarlı bir iş sayılmaz ve işinin ehli bir kılavuz her yerde aransa da hiçbir yerde sevilmez. Ben tarik-i cihadda görev ayırt etmekten hicap eder Allaha sığınırım efendim!”
Sözlerimin sonuna doğru gözlerimi yerden bir lahza kaldırmaya cesaret ettiğimde gördüm ki sadrazam paşa hazretleri benim çocuk saflığı ve heyecanı ile sıraladığım karmakarışık bir araba laftan çıkan apaçık, tek kelimelik sonuca hafifçe tebessüm ettiler. Bu dünyadaki cennetlere ve cehennemlere dair her şeyi hali hazırda görmüş bulunan ve geçmişte gördüklerinin ışığında bugün göze görünen ve görünmeyen her ne varsa görmekte, göremediklerini de, yani göremeyecekleri ve belki görmelerine de değmeyecek kadar saf, ince, eşsiz ve karmaşık olan şeyleri de geçmişte gördüklerinin ışığında en kaba hatlarıyla yanlış anlamakta mahir olan bakışlarının karşısında, ben bir budala çocuk olarak neredeyse çırçıplak durduğumu o anda fark ettim, yüzüm utançtan cayır cayır yanarak sustum. O tebessümle bana biraz uzunca baktılar, sonra, yeni bir top gürlemesinden hemen evvel, kısık sesle:
“Bana bak Rüstem... Seni kendi yanıma alayım… Ne dersin?..” diye sordular.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder