ON BEŞİNCİ BÖLÜM: BİR SİPERDE
Sadrazam paşa hazretleri o günlerde Falan kalesi
önlerindeydi. Serencamım işitilince birini göndererek beni huzura çağırmışlar.
Bu sırada bizim kaleye yardım gitmişti, bense yaralıydım, ateşler içinde
yanıyordum, başımın dönmesi bir türlü geçmiyordu, biraz toparlanabildiğim
saniye vazifeme geri dönmenin bir yoluna bakacaktım ama toparlanamıyordum.
Çağrıyı alışım öğle ile ikindi arası oldu. Bu dediğim cephe benim vardığım
palankadan şimale doğru birkaç saatlik yoldur. Neye uğradığımı tam idrak
edememiş olarak giyinip atlanarak akşamüzeri cepheye vardım ve bir dakika bile
bekletilmeden huzura alındım. Zevkle ve ihtişamla döşenmiş bir siperde
bulunuyorlardı. Yabancı ziyaretçiler siperlerimizin düzenine hayret ederler,
siperlerimizin Beç’teki asilzade konaklarının pek çoğundan daha gösterişli bir
biçimde dayalı döşeli ve daha temiz olduklarında ağız birliği ederler. Ben
önceki gün kurnası başında başımdan aşağı tas tas sıcak kan dökündüğüm kan
hamamının dehşetini üzerimden atamamış halde, bir sersemlik içinde huzura
girdim, yer etek öptüm, çekildim. Paşa hazretleri gazamı mübarekledi adımı
sordu, söyledim.
“Dragosalı Kara Dizdaroğlu Rüstem!” dedim.
Çökmekte olan akşam karanlığında, iyice kısılmış yağ
kandillerinin sanki aydınlatacağına daha beter kararttığı siperde yüzümü
seçememiş olacaklar, zarif ellerinin bir işaretiyle teşrifatçının yüzüme doğru
hafifçe kaldırdığı Nemse işi çok sanatlı ve süslü gümüş şamdanın kıpırtılı
ışığında bana baktılar. Ben gözlerimi yerde serili paha biçilmez Acem halısının
nakışlarından ayıramıyordum. Adım bir fenalıkla, bir kafirlikle bağdaştırılacak
korkusuyla diken üstündeydim. Fakat korktuğum başıma gelmedi. Dudaklarımdan
fersiz bir fısıltıyla dökülmüş olan bu ad koca vezirin hafızasında hangi isli
dumanlı hayalleri canlandırdıysa, bu hatıraların dumanından gözleri nemlendi.
“Ah benim güzelim… Sen şimdi rahmetli Kara Dizdar’ın
oğlu musun?”
Ben gözlerim pabuçlarımın burunlarında:
“Beli devletlim,” diyebildim.
Gözünün yaşını sildi:
“Babanı filanca cephede tanıdım… Yoksa ötekinde
miydi?.. Şu… Şeydekinde…”
Tam o anda bir gümbürtü koptu, başımız üzerinden
alev alev bir top güllesi uçtu…
Siperimizin geri yanında bu kez hatıralarla ilgisi
olmayan, gümbür gümbür gerçek, contemporarius bir yangın başladı… Üstümüze kar
gibi kül yağdı… Paşa hazretleri samur kaftanının eteğine düşen külleri kederle
yavaş yavaş çırparak:
“Neyse…” dedi. “Belki ikisinde de vardı… Mekanı
cennet olsun, bir delişmen yiğitti.”
Paşa hazretleri bundan sonra bir gönül hoşluğuyla,
“aslanın oğlu da aslan oluyor,” deyip bana birtakım iltifatlar ettiler ve
sağlığımı, halimi hatırımı, görevimden memnun olup olmadığımı sordular. İlk
korkumdan kurtulmanın rahatlaması ve fakat bu kez de nefret ettiğim görevim
konusundaki sualin nasıl yanıtlanacağının endişesi içinde benim nutkum çözüldü.
Göz göze gelmeye hala cesaret edemeyip hep önüme bakarak, böyle olduğu halde
her cümlede kalbim yerinden fırlayarak, bir kuş gibi o anda kursağımdan dilimin
ucuna getirebildiğim ve zannımca sağduyuya az ya da çok uygun sayılabilecek
olan her kelimeyi apar topar çıkarıp budalaca bir sakarlıkla bir diğerinin
kuyruğuna bağlamaya koyuldum:
“Benim efendim… Halimden sual edersiniz… Köleniz çok
şükür İslam sancağını taşıyan ve Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan ulu hakanın
ve onun mührü hümayununu bağrında taşıyan veziri mutlakın ve onların yardımcısı
olanların sağlığına ve saltanatına gece gündüz duadayım, efendim! Allah
korkusuyla bir an secdeden kalkmayan değersiz başımı hak yolunda vererek iman
selameti içinde şehitlik mertebesine ulaşmaktan gayrı arzu ve emelim olamaz ve
bu uğurda yürüdükçe dudaklarımdan asla şükürden başka söz çıkmaz! Bir de
vazifemden… Vazifemden sual edersiniz efendim… Kulunuz elbette bilirim ki İslam
serhaddindeki vazifem hamilinden gurur ve kibir değil de sabır ve tevazu
bekleyen cinstendir çünkü akıl ve adaletin yeryüzündeki bayrağı serdarı ekrem
hazretlerinin bendelerinden ziyade bilecekleri gibi kılavuzluk hizmeti bolca
malumat, ataklık ve maharet gerektirse de itibarlı bir iş sayılmaz ve işinin
ehli bir kılavuz her yerde aransa da hiçbir yerde sevilmez. Ben tarik-i cihadda
görev ayırt etmekten hicap eder Allaha sığınırım efendim!”
Sözlerimin sonuna doğru gözlerimi yerden bir lahza
kaldırmaya cesaret ettiğimde gördüm ki sadrazam paşa hazretleri benim çocuk
saflığı ve heyecanı ile sıraladığım karmakarışık bir araba laftan çıkan apaçık,
tek kelimelik sonuca hafifçe tebessüm ettiler. Bu dünyadaki cennetlere ve
cehennemlere dair her şeyi hali hazırda görmüş bulunan ve geçmişte
gördüklerinin ışığında bugün göze görünen ve görünmeyen her ne varsa görmekte,
göremediklerini de, yani göremeyecekleri ve belki görmelerine de değmeyecek
kadar saf, ince, eşsiz ve karmaşık olan şeyleri de geçmişte gördüklerinin
ışığında en kaba hatlarıyla yanlış anlamakta mahir olan bakışlarının
karşısında, ben bir budala çocuk olarak neredeyse çırçıplak durduğumu o anda
fark ettim, yüzüm utançtan cayır cayır yanarak sustum. O tebessümle bana biraz
uzunca baktılar, sonra, yeni bir top gürlemesinden hemen evvel, kısık sesle:
“Bana bak Rüstem... Seni kendi yanıma alayım… Ne
dersin?..” diye sordular.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder