BÖLÜM: YEDİKULE
Seni yanıltmak istemem Miloş. Sana ne kadar soylu
olduğumu anlatayım.
Anne tarafından büyük dedem yılmaz bir savaşçıydı.
Esirsiz savaş olmaz, esir düşmeyen kahraman da ölü bir kahramandır, büyük
dedem, aynı anlama gelmek üzere, yılmaz bir esirdi. Dragosa toprakları bir
zamanlar onun babasına tımar olarak verilmişti ama büyük dedem geçmişte varını
yoğunu o esir düştükçe fidyelerini ödeyen ve bu sayede Dragozy olan Dragozy’ye,
yani Kont Tibor Dragozy’nin bir at çobanının oğlu olan dedesine devretmişti.
Kısacası hiçbir şeyi yoktu. Üç kere taraf değiştirmiş ve her iki taraf için de
kahramanca çarpışmıştı. İki arada bir derede evine dönüp Hıristiyanlıktan
döndürdüğü bir kadınla evlenerek evlatlar ve torunlar sahibi olmaya da fırsat
bulmuştu. Tüm bedeni ve yüzü kılıç yarası izleriyle kaplıydı, hiçbir zaman
bulunduğu tarafa ihanet etmemiş, casusluk etmemişti. Asla dönek, dinsiz,
ahlaksız ya da düşük yaratılışlı olmakla itham edilmemişti. Namının ulaştığı
her yerde saygı duyulan cesur ve gururlu bir kahramandı. Yalnız son esaretinde
işler tam olarak yolunda gitmemişti. Usule uygun olarak ona Kur’ana el basarak
kelime-i şahadet getirmesi ve serbest bırakılması teklif edilmişti. Ancak büyük
dedem bu teklifi kabul etmiş olsaydı bu teklifi yapanlar ona sünnet olmasını da
teklif edeceklerdi ve hoş olmayan şeyler yaşanacaktı, çünkü bu iş daha önce
zaten halledilmişti. Dönek damgası yiyerek ayağına taş bağlanıp boğaza atılmak
gibi hoş olmayan şeyler... İşte bu yüzden büyük dedem bu son teklifi geri
çevirmek durumunda kalmıştı. Böylece Yedikule, evi olmuştu.
Payitahta ayak bastığım ilk gün ilk işim büyük
dedemi zindanında ziyaret etmek oldu. Yerinde rahat görünüyordu. Onu gördüğümde
bahçesinde kazlarını, ördeklerini ve tavus kuşlarını besliyordu. Burada
bulunduğu süre içinde yeni yeni arkadaşlar ve muzip düşmanlar edinmişti. Mezhep
değiştirmiş ve Kalvinist olmuştu. Yer gösterdi oturdum. Öğle güneşinde
kemiklerimizi ısıtarak birer Bizans sütunu kalıntısının üzerine kurulduk. Eve
dönmesini sağlamayı teklif ettim, doğal olarak kabul etmedi. Babam meselesi
aklıma çokça takılıyordu. Halini hatırını sorduktan sonra ona taş ocağında
ağabeyime anlattıklarımdan biraz söz ettim. Tütün çiğneyerek dinledi. Sonunda
tütünü tükürerek:
“Hiç değişmemişsin İster. Hep aynı şebek maymunusun.
Yalandan hikayeler uydurmaktan başka bir şey bilmiyorsun,” dedi.
“Uydurmuyorum, sadece küçük bir çocukken ağabeyime
anlattıklarımı anlatıyorum,” dedim ben.
“Senin ağabeyin filan yok ki. Senin nereden ağabeyin
olacakmış? Beni mi kandıracaksın?”
Aklı gidip geliyordu. Sözleri dikkatle seçerek ona
üç yaş büyük ağabeyim Ubius’u hatırlattım, ellerini öptüm, sakalını okşadım ve
gözlerinin içine bakarak sordum:
“Ben babamı görmüş olabilir miyim dede?”
Derin derin nefes aldı. Sonra:
“Kaç yaşındasın evladım?” diye sordu, söyledim.
Pazarda alışveriş eden pinti ve titrek bir ihtiyar
gibi dikkatle kuru parmaklarını saydı dedem. Durdu. Hesabın sağlamasını yapmak
için bir kere daha saydı. Sonunda gözlerimin içine baktı ve her kelimeyi
vurgulayarak tütün tükürüklü ve kesin bir dille:
“Hayır babanı görmüş olamazsın, çünkü baban sen
doğmadan yedi yıl önce ölmüştü!” dedi.
Gerçeklik gerçekten kaya gibi sert midir, yoksa
macun kıvamında mıdır balçık gibi? Soru işareti. Fakat gerçeği görmenin zorluğu
genellikle onun gizli ya da karmaşık oluşundan değil, utanç verici
oluşundandır.
Onunla tartışmadım. Tartışsaydım kazanamazdım.
Bugünkü aklımla iyice anlıyorum ki babam sahiden de
kusursuz bir babanın bütün erdemlerine sahipti. Sahip olmadığı tek şey,
vakitti. Ubi ile beni tanımaya vakti olmadığı gibi, öz babamız olmaya da vakti
olmamıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder