15 Mart 2012 Perşembe

YEDİKULE


BÖLÜM: YEDİKULE

Seni yanıltmak istemem Miloş. Sana ne kadar soylu olduğumu anlatayım.
Anne tarafından büyük dedem yılmaz bir savaşçıydı. Esirsiz savaş olmaz, esir düşmeyen kahraman da ölü bir kahramandır, büyük dedem, aynı anlama gelmek üzere, yılmaz bir esirdi. Dragosa toprakları bir zamanlar onun babasına tımar olarak verilmişti ama büyük dedem geçmişte varını yoğunu o esir düştükçe fidyelerini ödeyen ve bu sayede Dragozy olan Dragozy’ye, yani Kont Tibor Dragozy’nin bir at çobanının oğlu olan dedesine devretmişti. Kısacası hiçbir şeyi yoktu. Üç kere taraf değiştirmiş ve her iki taraf için de kahramanca çarpışmıştı. İki arada bir derede evine dönüp Hıristiyanlıktan döndürdüğü bir kadınla evlenerek evlatlar ve torunlar sahibi olmaya da fırsat bulmuştu. Tüm bedeni ve yüzü kılıç yarası izleriyle kaplıydı, hiçbir zaman bulunduğu tarafa ihanet etmemiş, casusluk etmemişti. Asla dönek, dinsiz, ahlaksız ya da düşük yaratılışlı olmakla itham edilmemişti. Namının ulaştığı her yerde saygı duyulan cesur ve gururlu bir kahramandı. Yalnız son esaretinde işler tam olarak yolunda gitmemişti. Usule uygun olarak ona Kur’ana el basarak kelime-i şahadet getirmesi ve serbest bırakılması teklif edilmişti. Ancak büyük dedem bu teklifi kabul etmiş olsaydı bu teklifi yapanlar ona sünnet olmasını da teklif edeceklerdi ve hoş olmayan şeyler yaşanacaktı, çünkü bu iş daha önce zaten halledilmişti. Dönek damgası yiyerek ayağına taş bağlanıp boğaza atılmak gibi hoş olmayan şeyler... İşte bu yüzden büyük dedem bu son teklifi geri çevirmek durumunda kalmıştı. Böylece Yedikule, evi olmuştu.
Payitahta ayak bastığım ilk gün ilk işim büyük dedemi zindanında ziyaret etmek oldu. Yerinde rahat görünüyordu. Onu gördüğümde bahçesinde kazlarını, ördeklerini ve tavus kuşlarını besliyordu. Burada bulunduğu süre içinde yeni yeni arkadaşlar ve muzip düşmanlar edinmişti. Mezhep değiştirmiş ve Kalvinist olmuştu. Yer gösterdi oturdum. Öğle güneşinde kemiklerimizi ısıtarak birer Bizans sütunu kalıntısının üzerine kurulduk. Eve dönmesini sağlamayı teklif ettim, doğal olarak kabul etmedi. Babam meselesi aklıma çokça takılıyordu. Halini hatırını sorduktan sonra ona taş ocağında ağabeyime anlattıklarımdan biraz söz ettim. Tütün çiğneyerek dinledi. Sonunda tütünü tükürerek:
“Hiç değişmemişsin İster. Hep aynı şebek maymunusun. Yalandan hikayeler uydurmaktan başka bir şey bilmiyorsun,” dedi.
“Uydurmuyorum, sadece küçük bir çocukken ağabeyime anlattıklarımı anlatıyorum,” dedim ben.
“Senin ağabeyin filan yok ki. Senin nereden ağabeyin olacakmış? Beni mi kandıracaksın?”
Aklı gidip geliyordu. Sözleri dikkatle seçerek ona üç yaş büyük ağabeyim Ubius’u hatırlattım, ellerini öptüm, sakalını okşadım ve gözlerinin içine bakarak sordum:
“Ben babamı görmüş olabilir miyim dede?”
Derin derin nefes aldı. Sonra:
“Kaç yaşındasın evladım?” diye sordu, söyledim.
Pazarda alışveriş eden pinti ve titrek bir ihtiyar gibi dikkatle kuru parmaklarını saydı dedem. Durdu. Hesabın sağlamasını yapmak için bir kere daha saydı. Sonunda gözlerimin içine baktı ve her kelimeyi vurgulayarak tütün tükürüklü ve kesin bir dille:
“Hayır babanı görmüş olamazsın, çünkü baban sen doğmadan yedi yıl önce ölmüştü!” dedi.
Gerçeklik gerçekten kaya gibi sert midir, yoksa macun kıvamında mıdır balçık gibi? Soru işareti. Fakat gerçeği görmenin zorluğu genellikle onun gizli ya da karmaşık oluşundan değil, utanç verici oluşundandır.
Onunla tartışmadım. Tartışsaydım kazanamazdım.
Bugünkü aklımla iyice anlıyorum ki babam sahiden de kusursuz bir babanın bütün erdemlerine sahipti. Sahip olmadığı tek şey, vakitti. Ubi ile beni tanımaya vakti olmadığı gibi, öz babamız olmaya da vakti olmamıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder