BİRİNCİ BÖLÜM: DEVEDİKENLERİ
O öldü. Bir karga yeri eşeliyor.
Aslında, hayır, şimdilik görünürde karga filan yok.
Eşeleyebileceği bir yer de yok. İri taneli bir yağmur, dalında olgunlaşmış
dutların dökülüşü gibi oraya buraya damlıyor. Başımı yana çevirince bir baktım…
Acelesiz bir salyangoz, kayaları yaldızlıyor.
En son ne zaman salyangoz gördün Miloş?
Salyangozu görünce
aklıma kim geldi,
biliyor musun?
Çok tuhaf… Dün ikindi ezanı okunurken Zartsa menzili
yakınlarındaki Zurtsa kasabasından geçti yolum. Orada duraklamış canım burnumda
homurdanarak atımın çatlak toynağıyla meşgul olduğum sırada kulağıma tanıdık
bir mırıltı erişti: Uğurböceği tekerlemesi. Omzumun üstünden dönüp bakınca
duvar dibinde serili avuç içi kadar bir kilim üzerinde oturmuş dört beş
yaşlarında üç tane nazenin çıplak ayaklı gördüm. Tatlı ikindi güneşi ensemi
ısıtıyordu, elimde olmadan gülümsedim:
“Uğurböceği mi var?”
İkindi vaktinin büyülü günışığında parıldayan hafif
perçemlerinin altından bana merakla baktılar. Başlarıyla onayladılar:
“Evet.”
Sordum:
“Nerede?”
“Uçtu!” dediler, ciddiyetle.
O an aramızda öyle bir hava oluştu ki sanki bu
uğurböceği işi herkes açısından hayat memat meselesiydi, ben de buna uyarak,
daha doğrusu bunu körükleyerek, telaşla,
“Uçtu mu? Nereye? Ne tarafa gitti?” diye sordum.
Şimdi hepimiz heyecanlı ve endişeliydik, küçücük işaret
parmaklarını uzatarak yoldan tarafı, karanlık çökmeden varmak istediğim
menzilimin bulunduğu yönü gösterdiler. Atıma yeniden süvar olurken nazik hanımefendilere teşekkür ettim,
iyi günler diledim ve baştan beri o uğurböceğini kovalıyormuşum da izini
kaybetmişim, şimdi nereye gittiğini öğrendiğime göre koşturup yetişmeliymişim,
çünkü bizzat uğurböceğinin kendisine iletilmek üzere yüksek bir makamca gönderilmiş
damgalı mühürlü bir mektup taşıyormuşum gibi, yorgun ve yaralı bineğimi
mahmuzladım. Ben uzaklaşırken arkamdaki kırlangıç yavruları cıvıldıyordu:
“Evet o tarafa gitti! O tarafa!”
Tuhaf olan şey… Tuhaf olan şey şu… Şu anda bana
uğurböceği gerçekten hayat memat meselesiymiş gibi görünüyor.
Eğer içinde bulunduğum ânın dehşetinin… Daha
doğrusu, özür dileyerek, burada iki seksen yatıyor oluşumun bu anda aklıma
esenlere haksızlıkla sağladığı fazlaca ağır anlam yükünün ağzımdan çıkacak her
aptalca sözü sonuna kadar mazur göstereceğine güvensem, diyebilirdim ki… Yani
tam şu anda bana öyle geliyor ki, o uğurböceğini gerçekten bulup yakalasaydım
belki de daha iyi olurdu Miloş, çünkü en son ne zaman uğurböceği gördüğümü bir
türlü hatırlayamıyorum.
Bir yetişkin için tek bir uğurböceği bile görmeden
yıllar geçirmiş olmak olağan sayılmalıdır, biliyorum. Ne de olsa çocukluktan
çıkınca insanın böceklerle alışverişi öyle ya da böyle azalıyor. Ama söylemek istediğim…
İnsanın vakti olması demek olan… İnsanın akla hayale gelebilecek her türden hiç
oğlu hiçle saatler boyunca uğraşacak kadar vakti olması demek olan iklimde… O
iklimde… O iklim… Cennettir Miloş.
Cennettir… Öyle pek yüksek bir cennet değil…
Göklerden çok yere yakın bir cennettir, diz seviyesini pek geçmeyen bir
cennettir. Topraksı bir cennettir. Böyle uğurböceği ya da salyangoz türünden şeylerle,
yani meşe palamutları ve çam kozalakları ve at kestaneleri, ballıbabalar ve
pisipisiler ve ıslak kum, killi toprak, su birikintileri ve kuş telekleri ve
kertenkeleler ve ısırgan otları ve kabak yaprakları ve karınca yuvaları ve işte
insan yavrularının ve köstebek benzeri küçük hayvanların yerde ve yere yakın
yerlerde burun buruna geleceği cinsten her çeşit hiçlikle hercümerç olmuş,
hatta bunlardan yapılmış biraz sefil bir cennettir ve elbette orada hiçbir şey
düşünmeye gerek olmaz çünkü bu dünyada henüz uyumsuz ya da aykırı sayılabilecek
hiçbir şey yoktur ki… Evet, sekiz yaşına kadar hayat hüzünlü bir cennet gibidir
ve dizleri yeşil ve elleri yaralı olanın bütün varlığı; tıpkı “ol” emrini
yerine getirmeye çabaladığı andaki Adem babamız gibi; henüz biraz çamurlu,
henüz biraz balçıkla karışıktır ve devedikenleriyle kaplı doğa henüz başa
çıkılması gereken bir düşman değildir. İnsan henüz kendisi bir devedikenidir.
İKİNCİ BÖLÜM: MUTLAK ANLAŞMAZLIK
Miloş, sen bana bir keresinde… Bende her zaman
soyluluk izlenimi uyandıran bir şeyler bulunduğunu söylemiştin. Sen benimle
ilgili pek çok şeyi her nasılsa bilip anladığın gibi benim bunu iltifat kabul
edecek yaratılışta olmadığımı da bilirsin; diğer yandan ben de senin bunu iyi
niyetle söylediğini bilirim ve senin benim bunu bildiğimi bildiğini de bilirim.
Buna benzer şeyler insana elini uzatsa dokunabileceği yakınlıkta ve mutlak bir
anlaşmanın hayalini kurduruyor fakat hemen ardından kaya gibi sert ve gerçek
olan mutlak bir anlaşmazlık bu hayali yerle bir ediyor.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: MULGERE HIRCUM
Düşünüyorum, hep düşünüyorum, tahmin et ne
düşünüyorum… Ya da etme, ben söyleyeyim. Tam da şu anda bir soru, uğursuz bir
karga gibi eşeliyor beynimin içini… Gerçekliğin gerçek kıvamı nedir? Yani gerçeklik
gerçekten kaya gibi sert midir yoksa macun kıvamında mıdır, balçık gibi?
Seni yanıltmak istemem. Sana ne kadar soylu olduğumu
anlatayım.
Baştan başlayayım… Türlü laf ebelikleriyle kendimi
haklı çıkarmak ya da tersine… karşılığında bir dirhem sevecenlik, bir tür
affediliş, biraz şefkat ve merhamet bulmak umuduyla… kendimi yerden yere vurmak
için değil... kendimi sana… sana; beni bu dünyada herkesten fazla anlamak
sezgisine, hakkına ve umuyorum ki isteğine sahip tek dostuma doğrulukla
anlatabilmek için. İşi olduğundan daha karmaşık hale getirmeden ve reductio ad
absurdum… bir anlamsızlığa, münasebetsizliğe vardırmadan… kafanı bulandırmadan,
basitçe, tane tane… akla gelmesi mümkün olan her kuşkuyu açıklığa kavuşturarak…bunca
yıl her adımımda neyi niçin ve hangi duygularla yaptığımı ve sonunda işlediğim
korkunç günahı neden, neden, neden, neden ama neden işlediğimi dilimin
döndüğünce…
anlatayım da beni
bir iyice
anla.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder