5 Mart 2012 Pazartesi

GİRİZGAH



BİRİNCİ BÖLÜM: DEVEDİKENLERİ

O öldü. Bir karga yeri eşeliyor.
Aslında, hayır, şimdilik görünürde karga filan yok. Eşeleyebileceği bir yer de yok. İri taneli bir yağmur, dalında olgunlaşmış dutların dökülüşü gibi oraya buraya damlıyor. Başımı yana çevirince bir baktım… Acelesiz bir salyangoz, kayaları yaldızlıyor.
En son ne zaman salyangoz gördün Miloş?
Salyangozu görünce
aklıma kim geldi,
biliyor musun?
Çok tuhaf… Dün ikindi ezanı okunurken Zartsa menzili yakınlarındaki Zurtsa kasabasından geçti yolum. Orada duraklamış canım burnumda homurdanarak atımın çatlak toynağıyla meşgul olduğum sırada kulağıma tanıdık bir mırıltı erişti: Uğurböceği tekerlemesi. Omzumun üstünden dönüp bakınca duvar dibinde serili avuç içi kadar bir kilim üzerinde oturmuş dört beş yaşlarında üç tane nazenin çıplak ayaklı gördüm. Tatlı ikindi güneşi ensemi ısıtıyordu, elimde olmadan gülümsedim:
“Uğurböceği mi var?”
İkindi vaktinin büyülü günışığında parıldayan hafif perçemlerinin altından bana merakla baktılar. Başlarıyla onayladılar:
“Evet.”
Sordum:
“Nerede?”
“Uçtu!” dediler, ciddiyetle.
O an aramızda öyle bir hava oluştu ki sanki bu uğurböceği işi herkes açısından hayat memat meselesiydi, ben de buna uyarak, daha doğrusu bunu körükleyerek, telaşla,
“Uçtu mu? Nereye? Ne tarafa gitti?” diye sordum.
Şimdi hepimiz heyecanlı ve endişeliydik, küçücük işaret parmaklarını uzatarak yoldan tarafı, karanlık çökmeden varmak istediğim menzilimin bulunduğu yönü gösterdiler. Atıma yeniden süvar  olurken nazik hanımefendilere teşekkür ettim, iyi günler diledim ve baştan beri o uğurböceğini kovalıyormuşum da izini kaybetmişim, şimdi nereye gittiğini öğrendiğime göre koşturup yetişmeliymişim, çünkü bizzat uğurböceğinin kendisine iletilmek üzere yüksek bir makamca gönderilmiş damgalı mühürlü bir mektup taşıyormuşum gibi, yorgun ve yaralı bineğimi mahmuzladım. Ben uzaklaşırken arkamdaki kırlangıç yavruları cıvıldıyordu:
“Evet o tarafa gitti! O tarafa!”
Tuhaf olan şey… Tuhaf olan şey şu… Şu anda bana uğurböceği gerçekten hayat memat meselesiymiş gibi görünüyor.
Eğer içinde bulunduğum ânın dehşetinin… Daha doğrusu, özür dileyerek, burada iki seksen yatıyor oluşumun bu anda aklıma esenlere haksızlıkla sağladığı fazlaca ağır anlam yükünün ağzımdan çıkacak her aptalca sözü sonuna kadar mazur göstereceğine güvensem, diyebilirdim ki… Yani tam şu anda bana öyle geliyor ki, o uğurböceğini gerçekten bulup yakalasaydım belki de daha iyi olurdu Miloş, çünkü en son ne zaman uğurböceği gördüğümü bir türlü hatırlayamıyorum.
Bir yetişkin için tek bir uğurböceği bile görmeden yıllar geçirmiş olmak olağan sayılmalıdır, biliyorum. Ne de olsa çocukluktan çıkınca insanın böceklerle alışverişi öyle ya da böyle azalıyor. Ama söylemek istediğim… İnsanın vakti olması demek olan… İnsanın akla hayale gelebilecek her türden hiç oğlu hiçle saatler boyunca uğraşacak kadar vakti olması demek olan iklimde… O iklimde… O iklim… Cennettir Miloş.
Cennettir… Öyle pek yüksek bir cennet değil… Göklerden çok yere yakın bir cennettir, diz seviyesini pek geçmeyen bir cennettir. Topraksı bir cennettir. Böyle uğurböceği ya da salyangoz türünden şeylerle, yani meşe palamutları ve çam kozalakları ve at kestaneleri, ballıbabalar ve pisipisiler ve ıslak kum, killi toprak, su birikintileri ve kuş telekleri ve kertenkeleler ve ısırgan otları ve kabak yaprakları ve karınca yuvaları ve işte insan yavrularının ve köstebek benzeri küçük hayvanların yerde ve yere yakın yerlerde burun buruna geleceği cinsten her çeşit hiçlikle hercümerç olmuş, hatta bunlardan yapılmış biraz sefil bir cennettir ve elbette orada hiçbir şey düşünmeye gerek olmaz çünkü bu dünyada henüz uyumsuz ya da aykırı sayılabilecek hiçbir şey yoktur ki… Evet, sekiz yaşına kadar hayat hüzünlü bir cennet gibidir ve dizleri yeşil ve elleri yaralı olanın bütün varlığı; tıpkı “ol” emrini yerine getirmeye çabaladığı andaki Adem babamız gibi; henüz biraz çamurlu, henüz biraz balçıkla karışıktır ve devedikenleriyle kaplı doğa henüz başa çıkılması gereken bir düşman değildir. İnsan henüz kendisi bir devedikenidir.


İKİNCİ BÖLÜM: MUTLAK ANLAŞMAZLIK

Miloş, sen bana bir keresinde… Bende her zaman soyluluk izlenimi uyandıran bir şeyler bulunduğunu söylemiştin. Sen benimle ilgili pek çok şeyi her nasılsa bilip anladığın gibi benim bunu iltifat kabul edecek yaratılışta olmadığımı da bilirsin; diğer yandan ben de senin bunu iyi niyetle söylediğini bilirim ve senin benim bunu bildiğimi bildiğini de bilirim. Buna benzer şeyler insana elini uzatsa dokunabileceği yakınlıkta ve mutlak bir anlaşmanın hayalini kurduruyor fakat hemen ardından kaya gibi sert ve gerçek olan mutlak bir anlaşmazlık bu hayali yerle bir ediyor.


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: MULGERE HIRCUM

Düşünüyorum, hep düşünüyorum, tahmin et ne düşünüyorum… Ya da etme, ben söyleyeyim. Tam da şu anda bir soru, uğursuz bir karga gibi eşeliyor beynimin içini… Gerçekliğin gerçek kıvamı nedir? Yani gerçeklik gerçekten kaya gibi sert midir yoksa macun kıvamında mıdır, balçık gibi?
Seni yanıltmak istemem. Sana ne kadar soylu olduğumu anlatayım.
Baştan başlayayım… Türlü laf ebelikleriyle kendimi haklı çıkarmak ya da tersine… karşılığında bir dirhem sevecenlik, bir tür affediliş, biraz şefkat ve merhamet bulmak umuduyla… kendimi yerden yere vurmak için değil... kendimi sana… sana; beni bu dünyada herkesten fazla anlamak sezgisine, hakkına ve umuyorum ki isteğine sahip tek dostuma doğrulukla anlatabilmek için. İşi olduğundan daha karmaşık hale getirmeden ve reductio ad absurdum… bir anlamsızlığa, münasebetsizliğe vardırmadan… kafanı bulandırmadan, basitçe, tane tane… akla gelmesi mümkün olan her kuşkuyu açıklığa kavuşturarak…bunca yıl her adımımda neyi niçin ve hangi duygularla yaptığımı ve sonunda işlediğim korkunç günahı neden, neden, neden, neden ama neden işlediğimi dilimin döndüğünce…
anlatayım da beni
bir iyice
anla.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder