ALTINCI BÖLÜM: ANLATILAN SENİN HİKAYENDİR!
Benim başlattığım ve çingenenin tamamladığı bu pek
acayip vaftiz merasiminin ardından gerçekleşen ve her ikimiz açısından da son
derece ilgi çekici geçen sohbetimizde anladım ki meğerse bu Allahsız eşkiya ile
benim asker babamın geçmiş zamanın birinde, bir karanlık tesadüfleri, bir nevi
teşrik-i mesaileri olmuşmuş. Artık bu kazık kaçkınıyla aralarında her ne
vesileyle ne mene bir hukuk tebarüz etti ise, bu acımasız katil, sırf babamın
hoş hatırasına hürmeten, ona adımı söylediğim o dakikadan itibaren, tam dört
yıl boyunca beni koruyup kolladı ve kılıma dokundurtmadı.
Kişiliği hakkında hiçbir kötü söz söyleyemeyeceğim
bu mendeburun yanında, onun çetesiyle birlikte tam dört yıl dağlarda gezdim.
Geçtim yaban diller konuşan insanlar arasından ve bir zoraki yoldaşlık bağı
içinde can alıcı eşkiyalardan dostlar edindim. Dostlukta en ufak bir kusur, en
ufak bir zaaf gösterdiklerine tanık olmadığım dostlarımın uğursuz emeller
peşinde birer birer öldüklerini gördüm ve kendim de defalarca Hades’in karanlık
kıyılarından döndüm ve bu yıllarda başımdan geçmeyen kepazelik ve bulaşmadığım
macera kalmadı. Öyle ki sana bunların her birini anlatmaya kalksam sırf
bunlarla cilt cilt kitap dolar.
Ama benim… Çok fazla vaktim kalmadı Miloş ve sana en
çok anlatmak istediklerim bunlar değil… Sadece şu an ayırtına vardığım bir şeyi
itiraf edeyim: Her şeye, tüm korkunçluğuna rağmen, şimdi geriye dönüp
baktığımda, dehşet verici olaylarla dolu bu gönülsüz eşkiyalık yılları bana hiç
de hayatımın en kötü yılları olarak görünmüyor. Tuhaf… Belki de tuhaf değil…
Aslında, nasıl görünürse görünsün; ya da her kimin gönlü olsun diye nasıl
gösterilirse gösterilsin; bir insanın iki ayağı zincirli olmadıkça, yıllarca
uzayıp giden hiçbir esaret gerçek anlamda esaret değildir ve olamaz. Zannederim
bunu her ikimiz de iyice biliriz. Sen benim bunu bu dünyadaki hiçbir kimseyi
yargılamadan, anlayarak, bilerek söylediğimi bilirsin, ben de senin bunu
bildiğini bilirim.
Yoldaşlık bağları içinde omuz omuza dağlarda
geçirdiğimiz bu dört yılın sonunda artık her nasılsa babamla, yani babamla
değil de kafamdaki babam fikriyle, beni büyütüp geliştiren bu fikirle ve yani
ben büyüyüp geliştikçe kendisi de olduğu gibi kalmayıp kendi içinde mayalanan,
çeşitlenen ve yeni yeni biçimler alan bu fikirler silsilesiyle, daha doğrusu bu
fikrin bir çeşit gölgesiyle, denebilir ki zaman zaman da bu fikrin tam aksiyle,
anlıyor musun, ayna aksiyle ve aynı anlama gelmek üzere kendisiyle
özdeşleştirdiğim ve… Kendi kahraman babamı sevdiğim biçimde, hayır, bunun
karanlık bir biçimiyle sevdiğim, nefret ettiğim, korktuğum, tiksindiğim,
acıdığım, öfkelendiğim, hayranlık duyduğum ve anlayabildiğim… Evet, bu Çingene
eşkiyası, günün birinde güvendiklerinden birinin ihanetine uğradı. Beş yüz atlı
silahşör tarafından dağda sığındığı bir mağarada kıstırıldı, son anına dek
vuruştuktan sonra bir köpek gibi öldürüldü. Ölüsü sergilendi, namuslu kimseler
huşu ve dehşet içinde bu ölüye baktılar ve ölüm haberi kıyamet alameti gibi
dalga dalga yayıldı.
Zavallının kimi kimsesi yoktu. Herkesten daha kötü
değildi, herkesten çok başka da değildi; geceleri genç Aziz Augustinus gibi,
“Rabbim bana ismet ver ama daha değil!” diye dua ederdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder