5 Mart 2012 Pazartesi

ANLATILAN SENİN HİKAYENDİR!



ALTINCI BÖLÜM: ANLATILAN SENİN HİKAYENDİR!

Benim başlattığım ve çingenenin tamamladığı bu pek acayip vaftiz merasiminin ardından gerçekleşen ve her ikimiz açısından da son derece ilgi çekici geçen sohbetimizde anladım ki meğerse bu Allahsız eşkiya ile benim asker babamın geçmiş zamanın birinde, bir karanlık tesadüfleri, bir nevi teşrik-i mesaileri olmuşmuş. Artık bu kazık kaçkınıyla aralarında her ne vesileyle ne mene bir hukuk tebarüz etti ise, bu acımasız katil, sırf babamın hoş hatırasına hürmeten, ona adımı söylediğim o dakikadan itibaren, tam dört yıl boyunca beni koruyup kolladı ve kılıma dokundurtmadı.
Kişiliği hakkında hiçbir kötü söz söyleyemeyeceğim bu mendeburun yanında, onun çetesiyle birlikte tam dört yıl dağlarda gezdim. Geçtim yaban diller konuşan insanlar arasından ve bir zoraki yoldaşlık bağı içinde can alıcı eşkiyalardan dostlar edindim. Dostlukta en ufak bir kusur, en ufak bir zaaf gösterdiklerine tanık olmadığım dostlarımın uğursuz emeller peşinde birer birer öldüklerini gördüm ve kendim de defalarca Hades’in karanlık kıyılarından döndüm ve bu yıllarda başımdan geçmeyen kepazelik ve bulaşmadığım macera kalmadı. Öyle ki sana bunların her birini anlatmaya kalksam sırf bunlarla cilt cilt kitap dolar.
Ama benim… Çok fazla vaktim kalmadı Miloş ve sana en çok anlatmak istediklerim bunlar değil… Sadece şu an ayırtına vardığım bir şeyi itiraf edeyim: Her şeye, tüm korkunçluğuna rağmen, şimdi geriye dönüp baktığımda, dehşet verici olaylarla dolu bu gönülsüz eşkiyalık yılları bana hiç de hayatımın en kötü yılları olarak görünmüyor. Tuhaf… Belki de tuhaf değil… Aslında, nasıl görünürse görünsün; ya da her kimin gönlü olsun diye nasıl gösterilirse gösterilsin; bir insanın iki ayağı zincirli olmadıkça, yıllarca uzayıp giden hiçbir esaret gerçek anlamda esaret değildir ve olamaz. Zannederim bunu her ikimiz de iyice biliriz. Sen benim bunu bu dünyadaki hiçbir kimseyi yargılamadan, anlayarak, bilerek söylediğimi bilirsin, ben de senin bunu bildiğini bilirim.
Yoldaşlık bağları içinde omuz omuza dağlarda geçirdiğimiz bu dört yılın sonunda artık her nasılsa babamla, yani babamla değil de kafamdaki babam fikriyle, beni büyütüp geliştiren bu fikirle ve yani ben büyüyüp geliştikçe kendisi de olduğu gibi kalmayıp kendi içinde mayalanan, çeşitlenen ve yeni yeni biçimler alan bu fikirler silsilesiyle, daha doğrusu bu fikrin bir çeşit gölgesiyle, denebilir ki zaman zaman da bu fikrin tam aksiyle, anlıyor musun, ayna aksiyle ve aynı anlama gelmek üzere kendisiyle özdeşleştirdiğim ve… Kendi kahraman babamı sevdiğim biçimde, hayır, bunun karanlık bir biçimiyle sevdiğim, nefret ettiğim, korktuğum, tiksindiğim, acıdığım, öfkelendiğim, hayranlık duyduğum ve anlayabildiğim… Evet, bu Çingene eşkiyası, günün birinde güvendiklerinden birinin ihanetine uğradı. Beş yüz atlı silahşör tarafından dağda sığındığı bir mağarada kıstırıldı, son anına dek vuruştuktan sonra bir köpek gibi öldürüldü. Ölüsü sergilendi, namuslu kimseler huşu ve dehşet içinde bu ölüye baktılar ve ölüm haberi kıyamet alameti gibi dalga dalga yayıldı.
Zavallının kimi kimsesi yoktu. Herkesten daha kötü değildi, herkesten çok başka da değildi; geceleri genç Aziz Augustinus gibi, “Rabbim bana ismet ver ama daha değil!” diye dua ederdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder