12 Mart 2012 Pazartesi

KAN TUTMASI


ONUNCU BÖLÜM: KAN TUTMASI


Günün birinde kalemiz kuşatıldı, toz duman arasında günlerce çarpıştık, yenişemedik, biz iki kişi gönüllü olduk, bir gece imdat için gönderilecek rütbeli ulakla birlikte beni kale duvarlarından aşağı urganla sarkıttılar. Biz iki arkadaş gece karanlığında soluklarımızı tutup düşman hatlarını iki kara kedi gölgesi gibi usulca aşarak kale savunmamıza yardım getirmek üzere yollara düştük. Kimseye kendimizi belli etmedik sanıyorduk, fakat bir istihbaratla mı bilmem, biz atlandıktan yarım menzil kadar sonra, ikindi ile akşam arası, olanlar oldu. Kötü bir toprak yolda çamurlar içinde at sürerken bir yandan birbirimize doğru hafifçe eğilmiş, omuzlarımız birbirimize değerek güzergahımızı konuşuyorduk ki, narin bir “svuş” sesinin ardından yoldaşımın göğsü ve boynu yay gibi gerildi. Hafif bir hayretle başın eğip göğüslüğünün arasından incecik zırh gömleğini deşerek geçmiş sivri ok ucuna baktı. Bana baktı. Kaşlarının ortası çocuksu bir merakla kalktı ve sanki bana alelade bir şey soracakmış gibi oldu, ağzından sözler yerine bir avuç kan dökülerek bir arpa çuvalı gibi üzerime devrildi. Ben şaşkınlıkla onu tutmayınca eğerden kayıp yüzüstü düştü. Kısa bir ok kürek kemikleri arasından girmişti. Ben başımı hızla çevirdim akasya ormanı içine baktım, oralarda hayal meyal birkaç tane Kentauros gölgesi seçebildim. Ben ataktım ama akılsız değildim; eğer itkilerim emretmiyorsa aklımın bana kaçmayı emretmesi gerekirdi. Yarım yarım şahlanıp duran ürkek aygırımın karnına topuğumu  dokundurmam yeterdi, o an altımda bulunan bu fazlaca genç at çoktan huylanmıştı ve en belirsiz işaretimle fişek gibi fırlamaya hazırdı zaten, bir çeyrek saat içinde her şey geçer biterdi. Ama beni kan tuttu o anda. 


Yol arkadaşımın bana bakışını, göğsünden fırlamış ok ucunu, dudakları arasından dökülen bir avuç kanı gördüm ya, işte bu kadarcık şeyle, beni kan tuttu o anda ve yine karnımda o tuhaf karıncalanmayı duydum. Her ne ise o şey, karnımın karanlığı içinde yüreğime doğru kısa, kavisli, ağdalı bir vuruşla aktı ve bir anda beni benden aldı. Bunu içimde apaçık duyduğum an aklımın başımdan gitti benim, gözüm karardı, elim ayağım aklımın buyruğundan çıktı, karnımın buyruğuna girdi. Elimde Parma benzeri bir küçük yuvarlak kalkan vardı, ok yağmuru arasında bir narayla yaradana sığınarak akasya ormanının karaltıları üstüne at sürdüm.

Sonrası biraz karanlık.

Zannederim Tokaylıydılar…

Neyse işte, nereden bileyim bunlar Tokaylı mıydılar neydiler… Hatırladığım toplamda sekiz on nefer hafif süvari oldukları ve delice hücumumda her nasılsa ne benim tenime ne de atımın derisine hiçbir okun tesadüf etmediği ve dizgininden boşanmış aygırımın hızıyla birlikte kısa mızrağımı uçurarak zabitleri olacak adamı… yirmi iki yirmi üç yaşlarında ve korkusuz görünüşlü biriydi, söylemek gerekir… evet, zabitlerini aşağı indirdiğim… ve geri kalanlarını da at çevirip dört nala kaçarmış gibi yaparak peşime takıp… ama insan gibi önünü arkasını düşünerek değil de neredeyse tamamen karnımda yuvalanmış hayvanın sezgileriyle, akasya ormanının başladığı tarafa, yarım saat evvel yoldaşımla içinden güç bela geçtiğimiz, sert çalıların duvar gibi yüksek ve sık olduğu dikenli fundalık tarafına doğru sürdüğüm… Tokaylılar hızlı at sürüyorlardı, kolayca vurabileceklerine güvenerek av sürercesine ben kafirin peşine düştüler, bense onlarla atımın kalkık kuyruğu arasında bir ok menzilinden bir karış fazla bir mesafeyi korumaya dikkat ettim ve Tokaylılar yüksek geniş düzlüklere alışkındırlar ama ben nereden bileyim bunlar Tokaylı mıydılar… Belki talih belki değil, beni gebertmek hırsıyla gözü dönmüş halde at mahmuzlarken birden kendilerini içinde bularak bocaladıkları bu sert dikenli daraşık yerde artık doğru dürüst at oynatmayı beceremez oldular, yay geremediler, ben bir narayla kılıç çekerek şahlanan atımın başını onlardan yana çevirdiğimde de üzerime hep birden çullanamadılar, fakat naralar ve çığlıklar arasında yere düşen her gövdeyle birlikte daha fazla dehşete düşerek ve daha beter gazaba gelerek, altımdaki olağandışı irilikte ve fazlaca genç kara aygırın derisine sürtünen dikenlerden ötürü kanlar içinde aralıksız şahlanıp durmasından yabani bir ürküntüye kapılarak benimle ayrı ayrı kılıç vuruşturmak zorunda kaldılar. Allah yardımcım oldu diyelim, neticede kelle koltukta yalın kılıç bir deli misali bir başıma bu gazayı atlattım, öldürebildiklerimin başlarını kestim, bir torbaya doldurdum. Kaçan kaçtı.

Ama bak, bunları sana olduğu gibi anlatıyorum diye ne olur beni yadırgama, kafanda bana dair her zamankinden başka bir görüntü de oluşmasın. Evet beni kan tutmuştu o anda ama ben bu baş kesme işini kestiklerimle büyüklenmek ya da bu sayede rütbe almak için yapmadım. Ben bunu yaptım çünkü eğer bunu yapmasaydım varacağım ya da döneceğim yerlerde anlatacaklarıma inanılmayabilirdi, casus olduğum, hatta üstüm ve yoldaşım olan ulağı da benim vurduğum sanılabilirdi ve hakkımda böyle bir yanılgıya düşülüvermesi o günlerde ve benim durumumda gayet kolay olurdu.

Adına serhat denilen bu korkunç ülkede, Miloş, bu geçilmez yollar boyunca hiç kimse kılavuzsuz gezemez ve bununla birlikte buralarda “kılavuz” sözü “dönme” sözüyle neredeyse aynı anlamda kullanılır. Dönmelere güven olur mu? Cevap bekleyerek sormuyorum, soruyu havada asılı bırakıyorum.

Diğer yandan, sana bunları olduğu gibi anlatırkenki amacımın sadakat denen erdemden büsbütün yoksun olmadığımı kanıtlamak ya da gerçekleştirdiğim “büyük işler”le gizliden gizliye övünmek, hani şöyle “Kharon’un kayığında kaç adamı nasıl kendi ellerimle öldürdüğümün” bir destanını yakarak senin hayranlığını kazanmayı beklemek olmadığını da tahmin edersin.

Zaten bunları daha fazla anlatmayacağım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder