ONUNCU
BÖLÜM: KAN TUTMASI
Günün birinde kalemiz kuşatıldı, toz duman arasında günlerce çarpıştık, yenişemedik, biz iki kişi gönüllü olduk, bir gece imdat için gönderilecek rütbeli ulakla birlikte beni kale duvarlarından aşağı urganla sarkıttılar. Biz iki arkadaş gece karanlığında soluklarımızı tutup düşman hatlarını iki kara kedi gölgesi gibi usulca aşarak kale savunmamıza yardım getirmek üzere yollara düştük. Kimseye kendimizi belli etmedik sanıyorduk, fakat bir istihbaratla mı bilmem, biz atlandıktan yarım menzil kadar sonra, ikindi ile akşam arası, olanlar oldu. Kötü bir toprak yolda çamurlar içinde at sürerken bir yandan birbirimize doğru hafifçe eğilmiş, omuzlarımız birbirimize değerek güzergahımızı konuşuyorduk ki, narin bir “svuş” sesinin ardından yoldaşımın göğsü ve boynu yay gibi gerildi. Hafif bir hayretle başın eğip göğüslüğünün arasından incecik zırh gömleğini deşerek geçmiş sivri ok ucuna baktı. Bana baktı. Kaşlarının ortası çocuksu bir merakla kalktı ve sanki bana alelade bir şey soracakmış gibi oldu, ağzından sözler yerine bir avuç kan dökülerek bir arpa çuvalı gibi üzerime devrildi. Ben şaşkınlıkla onu tutmayınca eğerden kayıp yüzüstü düştü. Kısa bir ok kürek kemikleri arasından girmişti. Ben başımı hızla çevirdim akasya ormanı içine baktım, oralarda hayal meyal birkaç tane Kentauros gölgesi seçebildim. Ben ataktım ama akılsız değildim; eğer itkilerim emretmiyorsa aklımın bana kaçmayı emretmesi gerekirdi. Yarım yarım şahlanıp duran ürkek aygırımın karnına topuğumu dokundurmam yeterdi, o an altımda bulunan bu fazlaca genç at çoktan huylanmıştı ve en belirsiz işaretimle fişek gibi fırlamaya hazırdı zaten, bir çeyrek saat içinde her şey geçer biterdi. Ama beni kan tuttu o anda.
Yol arkadaşımın bana bakışını, göğsünden fırlamış ok ucunu, dudakları arasından dökülen bir avuç kanı gördüm ya, işte bu kadarcık şeyle, beni kan tuttu o anda ve yine karnımda o tuhaf karıncalanmayı duydum. Her ne ise o şey, karnımın karanlığı içinde yüreğime doğru kısa, kavisli, ağdalı bir vuruşla aktı ve bir anda beni benden aldı. Bunu içimde apaçık duyduğum an aklımın başımdan gitti benim, gözüm karardı, elim ayağım aklımın buyruğundan çıktı, karnımın buyruğuna girdi. Elimde Parma benzeri bir küçük yuvarlak kalkan vardı, ok yağmuru arasında bir narayla yaradana sığınarak akasya ormanının karaltıları üstüne at sürdüm.
Sonrası
biraz karanlık.
Zannederim
Tokaylıydılar…
Neyse
işte, nereden bileyim bunlar Tokaylı mıydılar neydiler… Hatırladığım toplamda
sekiz on nefer hafif süvari oldukları ve delice hücumumda her nasılsa ne benim tenime ne de atımın derisine hiçbir okun tesadüf etmediği ve dizgininden
boşanmış aygırımın hızıyla birlikte kısa mızrağımı uçurarak zabitleri olacak
adamı… yirmi iki yirmi üç yaşlarında ve korkusuz görünüşlü biriydi, söylemek
gerekir… evet, zabitlerini aşağı indirdiğim… ve geri kalanlarını da at çevirip
dört nala kaçarmış gibi yaparak peşime takıp… ama insan gibi önünü arkasını
düşünerek değil de neredeyse tamamen karnımda yuvalanmış hayvanın sezgileriyle,
akasya ormanının başladığı tarafa, yarım saat evvel yoldaşımla içinden güç bela
geçtiğimiz, sert çalıların duvar gibi yüksek ve sık olduğu dikenli fundalık
tarafına doğru sürdüğüm… Tokaylılar hızlı at sürüyorlardı, kolayca
vurabileceklerine güvenerek av sürercesine ben kafirin peşine düştüler, bense
onlarla atımın kalkık kuyruğu arasında bir ok menzilinden bir
karış fazla bir mesafeyi korumaya dikkat ettim ve Tokaylılar yüksek geniş
düzlüklere alışkındırlar ama ben nereden bileyim bunlar Tokaylı mıydılar… Belki
talih belki değil, beni gebertmek hırsıyla gözü dönmüş halde at mahmuzlarken
birden kendilerini içinde bularak bocaladıkları bu sert dikenli daraşık yerde
artık doğru dürüst at oynatmayı beceremez oldular, yay geremediler, ben bir
narayla kılıç çekerek şahlanan atımın başını onlardan yana çevirdiğimde de
üzerime hep birden çullanamadılar, fakat naralar ve çığlıklar arasında yere
düşen her gövdeyle birlikte daha fazla dehşete düşerek ve daha beter gazaba
gelerek, altımdaki olağandışı irilikte ve fazlaca genç kara aygırın derisine
sürtünen dikenlerden ötürü kanlar içinde aralıksız şahlanıp durmasından yabani
bir ürküntüye kapılarak benimle ayrı ayrı kılıç vuruşturmak zorunda kaldılar.
Allah yardımcım oldu diyelim, neticede kelle koltukta yalın kılıç bir deli
misali bir başıma bu gazayı atlattım, öldürebildiklerimin başlarını kestim, bir
torbaya doldurdum. Kaçan kaçtı.
Ama bak,
bunları sana olduğu gibi anlatıyorum diye ne olur beni yadırgama, kafanda bana
dair her zamankinden başka bir görüntü de oluşmasın. Evet beni kan tutmuştu o
anda ama ben bu baş kesme işini kestiklerimle büyüklenmek ya da bu sayede rütbe
almak için yapmadım. Ben bunu yaptım çünkü eğer bunu yapmasaydım varacağım ya
da döneceğim yerlerde anlatacaklarıma inanılmayabilirdi, casus olduğum, hatta
üstüm ve yoldaşım olan ulağı da benim vurduğum sanılabilirdi ve hakkımda böyle
bir yanılgıya düşülüvermesi o günlerde ve benim durumumda gayet kolay olurdu.
Adına
serhat denilen bu korkunç ülkede, Miloş, bu geçilmez yollar boyunca hiç kimse
kılavuzsuz gezemez ve bununla birlikte buralarda “kılavuz” sözü “dönme” sözüyle
neredeyse aynı anlamda kullanılır. Dönmelere güven olur mu? Cevap bekleyerek
sormuyorum, soruyu havada asılı bırakıyorum.
Diğer
yandan, sana bunları olduğu gibi anlatırkenki amacımın sadakat denen erdemden
büsbütün yoksun olmadığımı kanıtlamak ya da gerçekleştirdiğim “büyük işler”le gizliden
gizliye övünmek, hani şöyle “Kharon’un kayığında kaç adamı nasıl kendi
ellerimle öldürdüğümün” bir destanını yakarak senin hayranlığını kazanmayı
beklemek olmadığını da tahmin edersin.
Zaten
bunları daha fazla anlatmayacağım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder