5 Mart 2012 Pazartesi

BİR BAŞKASI



BEŞİNCİ BÖLÜM: BİR BAŞKASI

Tüm insanlık macerasının bana eğreti ve gülünç, Allah’ın serbest iradesinin ise alabildiğine sınırsız göründüğü işte o çocukluk günlerinden birinde, talihimi uzak memleketlerde aramak üzere yollara düştüm.
Talihim beni bende bulmasın da başka nerede bulacaksa orada bulsun diye.
Talihim beni o kadar uzakta değil, henüz az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş bir de dönüp baktığımda arpa boyu yol gitmişken, yani daha Filangrad civarında buldu. Sivrisineklerin insanı canından bezdirdiği, insana şuracıkta yatsam ölsem de kurtulsam dedirttiği uçsuz bucaksız bir sazlık bataklık yerin kayalık yamacında, yolumu bin kere yitirmiş, perperişan bir halde, çektiğim eziyetlerin verdiği umutsuzlukla bedenimde kalmış en son yaşama hırsı zerresinden de vazgeçecek haldeydim ki o taraflarda nam salmış bir Çingene eşkiyasının atlı çetecileri kapkara Azrail gölgeleri gibi tepemde belirdiler ve ben de sanki bir insan yavrusu değil de bir keklik palazıymışım gibi çöktüler üzerime. Bir kurtuluş sayarak baktım onlara. Aralarında geçtikleri “önce yolsak da mı boynunu kırsak yoksa önce boynunu kırsak da öyle mi yolsak” yollu bir muhavereden sonra, herhalde bu dünyadaki keklik palazlarını kazalardan belalardan korumayı kendine iş edinmiş bir kader tanrıçası son anda araya girerek kalplerine başka bir fikir esinlemiş olacak ki sonunda hükmüm daha yüksek bir makamca kesilebilsin diyerek beni henüz canlıyken at terkisine atıp kutlu beylerinin huzuru şahanesine sürüklemek merhametini gösterdiler.
Beni götürüp önüne attıkları Çingene beyi… Anlatayım sana onu… O… Nasıldı biliyor musun? Sırma işlemeli simsiyah ve göz alıcı bir cepken giymişti, bunun altında beyaz ipek gömleğinin bağrı belindeki kapkara kuşağa kadar açıktı. Başında serpuş namına hiçbir şey yoktu. Serpuş yerine bir kurt köpeğinin kıllarını andıran vahşi ve kapkara saçları vardı. Ve o neyden yapılmış bir tahtta oturuyordu biliyor musun? Kılı kırk yaran bir özenle üst üste istiflenmiş ve iğrenç kokular saçan bir insan kellesi yığınının üzerine serili bir kurt postu üstünde bağdaş kurup oturmuştu. Tahtından yükselen çürük kokuyu duymamak için olacak, içinde güzel kokulu bir kor yanan süslü, zarif bir mangal bulunuyordu önünde ve bunun dışında kendisi de upuzun bir çubuk tüttürüyordu. Böylelikle dumanlar içinde dumandan yapılmış kapkara bir vahşi köpek gibi görünüyordu. Bana dumanlar arasından duman gibi yumuşak bir sesle hitap etti:
“Sazların arasında bir başına ne yapıyordun küçüğüm?”
“Dua ediyordum, efendim.”
“Ha ha! Ne hoş şey… Küçük bir keşiş!”
Gülüştüler. Aralarında Çingene dilinde o zaman anlayamadığım birtakım gülünç konuşmalar oldu. Sonra Çingene beyi bana dönüp sevgi dolu sıcak bir gülümsemeyle yeniden Macarca hitap ederek ve soruyu ağzından dumanla birlikte çıkararak adımı sordu. Ben nedense o anda…
Bak, o anda, o katil herifin karşısında ne yaptığımı sana hiç utanıp sıkılmadan bir çırpıda söyleyeceğim, çünkü gerçekten hiç utanmıyorum ve senin bu konudaki yargılarından da, özür dileyerek, korkmuyorum ama öncelikle bunu nasıl bir ruh haliyle yaptığımı… Yani öncelikle bunu nasıl bir ruh haliyle yapmadığımı… Çünkü yaptığım şey, hakkımda yanlış sonuç çıkarmaya müsait bir şey ve ben… Hayır hayır… Böyle değil… Böyle değil, sana bu konuda söylemek istediğim tek şey, yaptığımın şerefimi kaybetmek korkusuyla da ölüm korkusuyla da izah edilemeyeceğidir. Her şeyden önce, işin gerçeği, şerefimi kaybetmekten korkuyor değildim, çünkü ben söz konusu olduğumda ve bu durumda, olayların böylesi bir yön almasının benim için kesin bir ölüm anlamına geleceğini iyice biliyordum. Ölüme gelince, o anda ölümden korkmuyordum demiyorum, Miloş. Doğrusu bitkin ve perişan vaziyetteydim ve denebilir ki oldukça müntehir bir ruh hali içindeydim ama o anda ölümden hiç korkmuyordum demiyorum. Herkes ölümden korkar, ben de korkuyordum. Yine de bana adımın sorulduğu o dakikada eğer ölüm korkusu tüm benliğimi ele geçirmiş olsaydı dahi, verdiğim yanıtın bu korkuyla hiçbir bağlantısı olamazdı. Çünkü o dakikaya kadar ortada bu küçük dağları ben yarattım dercesine mağrur dağ padişahının ehl-i islam ve ehl-i sünnet ve’l cemaat olmak ihtimaline dair hiçbir alamet veya yersiz de olsa bende veyahut benden daha akıllı, benden daha umur görmüş olan bir başkasında; demek istediğim, ilk kez karşılaştığı kimselerdeki ince göstergeleri bir bakışta görüp çözmede benim on iki yaşında olmuş olabileceğimden kat kat daha mahir olabilecek bir başkasında dahi ve hatta bir yanılgı neticesinde bile olsa böyle bir fikir uyandırabilecek hiçbir işaret yoktu. Kaldı ki, tahmin edebileceğin gibi, daha sonra da böyle bir işaret belirmedi… Yine de işte ben, her nedense, o anda içimden öyle geldi ve… Hayır. Aslında şundan. Evimden ve vatanımdan ayrılmakla aynı zamanda kendimden de ayrılmayı ve daha önceleri olduğumdan bütünüyle başka bir kimse olmayı da kararlaştırmış olduğumdan. Ve eğer alnımda yazılı olan buysa ve eğer ölüm beni tam da şimdi, tam da bu kesintiye uğramış firarda, tam da bu tamamına ermemişlikte, tam da bu metamorfoz anında yakalayacaksa bile… Bu durumda bile eğer bana bu fırsat tanınırsa, o zamana kadarki kendim olarak değil de, dönüşmeyi arzuladığım ve salt ruhumda belirmiş olan bu yeni ve yakıcı arzu nedeniyle bile o dakikadan itibaren gerçekten de bir bakıma olduğum o başkası olarak toprağın altına geçmeyi tercih edeceğimden. Evet, başka hiçbir şeyden değil, bundan. Adım sorulduğunda İstvan ya da annemin seslendiği şekliyle İster demedim de,
“Rüstem,” dedim.
Çingene eşkiyası çocuk varlığımı tepeden tırnağa şöyle bir süzdü:
“Vay Rüstem vay…” diye güldü. Adamları gülmekten kırıldılar.
“Aman Rüstem, canım Rüstem…” diye kendi kendine mırıldandı makamla…
“Zal’oğlu Rüstem mi yoksa? Hangi Rüstem?” Ben bozuntuya vermedim. Askerce:
“Dragosalı Kara Dizdaroğlu Rüstem,” dedim.
Yüzü birden ciddileşti. Kaşları çatıldı. Sustu. Hala bana bakıp maymunca hareketler ve şakalar yaparak gülüşmekte olan Çingeneleri elini sertçe kaldırarak susturdu, adamları da havanın değiştiğini hissederek belli belirsiz bir merak içinde sessizleştiler. Tütün dumanını hafifçe aralık ağzında dinlendirerek, biraz serbest bırakıp sonra aynı kıvamlı dumanı yeniden içerek bana uzunca bir süre baktı… Sonra çubuğu indirdi, elini avucu yere bakar şekilde bana uzattı, dört parmağıyla dumanlı havayı yavaşça kendine doğru çekerek kıvamlı bir “yaklaş” işareti yaptı. Bu ağır hareketin edasında öyle oturaklı bir buyurganlık vardı ki o müntehir bitkinlik içinde bu sözsüz emre uymakta bir fazladan sakınca görmedim, buna uymak bana doğal geldi. Çenemden tutarak yüzümü bir süre dikkatle inceledi… Ben ayaklarıma ve dizlerime kıvıl kıvıl değen insan başlarından gözümü alamıyordum. Gördüm ki bu sessiz kellelerin arasında neredeyse canlı denebilecek kadar taze olan bir tanesi sanki alay edercesine gözlerimin içine bakmakta. Sanki aklından şunları geçirmekte: “Kibirleniyor musun budala çocuk? Kendini benden daha üstün bir varlık mı zannediyorsun? Oysa en geç birkaç saat sonra kulakların dişlerimin arasında olacak!” Soluksuz kalarak bakışımı kelleden kaçırdım. Eşkiya benim açımdan kabir azabını andıran korkutucu ve uzun bir sessizlikten sonra, yüzük parmağının ucunu mangaldaki kömürün karasına buladı ve alnımın ortasında başlayıp kaşlarımın arasında biten bir elif çizdi bununla. Herhalde bu şekilde azıcık da olsa celalli göründüğümü, yüzümün çocuksuluktan bir nebze çıktığını ve azıcık da olsa adama benzediğimi düşündü. Sonra elini sert ve keskin bir hareketle omzuma koydu ve öncekinden bambaşka, erkekçe bir sesle bana:
“O halde ne diyelim… Meclisimize hoş geldin, Dragosalı Kara Dizdaroğlu Rüstem!” dedi.

Ve ben bir başkası oldum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder