BEŞİNCİ BÖLÜM: BİR BAŞKASI
Tüm insanlık macerasının bana eğreti ve gülünç,
Allah’ın serbest iradesinin ise alabildiğine sınırsız göründüğü işte o çocukluk
günlerinden birinde, talihimi uzak memleketlerde aramak üzere yollara düştüm.
Talihim beni bende bulmasın da başka nerede
bulacaksa orada bulsun diye.
Talihim beni o kadar uzakta değil, henüz az gitmiş
uz gitmiş dere tepe düz gitmiş bir de dönüp baktığımda arpa boyu yol gitmişken,
yani daha Filangrad civarında buldu. Sivrisineklerin insanı canından
bezdirdiği, insana şuracıkta yatsam ölsem de kurtulsam dedirttiği uçsuz
bucaksız bir sazlık bataklık yerin kayalık yamacında, yolumu bin kere yitirmiş,
perperişan bir halde, çektiğim eziyetlerin verdiği umutsuzlukla bedenimde
kalmış en son yaşama hırsı zerresinden de vazgeçecek haldeydim ki o taraflarda
nam salmış bir Çingene eşkiyasının atlı çetecileri kapkara Azrail gölgeleri
gibi tepemde belirdiler ve ben de sanki bir insan yavrusu değil de bir keklik
palazıymışım gibi çöktüler üzerime. Bir kurtuluş sayarak baktım onlara.
Aralarında geçtikleri “önce yolsak da mı boynunu kırsak yoksa önce boynunu
kırsak da öyle mi yolsak” yollu bir muhavereden sonra, herhalde bu dünyadaki
keklik palazlarını kazalardan belalardan korumayı kendine iş edinmiş bir kader
tanrıçası son anda araya girerek kalplerine başka bir fikir esinlemiş olacak ki
sonunda hükmüm daha yüksek bir makamca kesilebilsin diyerek beni henüz
canlıyken at terkisine atıp kutlu beylerinin huzuru şahanesine sürüklemek
merhametini gösterdiler.
Beni götürüp önüne attıkları Çingene beyi… Anlatayım
sana onu… O… Nasıldı biliyor musun? Sırma işlemeli simsiyah ve göz alıcı bir
cepken giymişti, bunun altında beyaz ipek gömleğinin bağrı belindeki kapkara
kuşağa kadar açıktı. Başında serpuş namına hiçbir şey yoktu. Serpuş yerine bir
kurt köpeğinin kıllarını andıran vahşi ve kapkara saçları vardı. Ve o neyden
yapılmış bir tahtta oturuyordu biliyor musun? Kılı kırk yaran bir özenle üst
üste istiflenmiş ve iğrenç kokular saçan bir insan kellesi yığınının üzerine
serili bir kurt postu üstünde bağdaş kurup oturmuştu. Tahtından yükselen çürük
kokuyu duymamak için olacak, içinde güzel kokulu bir kor yanan süslü, zarif bir
mangal bulunuyordu önünde ve bunun dışında kendisi de upuzun bir çubuk
tüttürüyordu. Böylelikle dumanlar içinde dumandan yapılmış kapkara bir vahşi
köpek gibi görünüyordu. Bana dumanlar arasından duman gibi yumuşak bir sesle
hitap etti:
“Sazların arasında bir başına ne yapıyordun
küçüğüm?”
“Dua ediyordum, efendim.”
“Ha ha! Ne hoş şey… Küçük bir keşiş!”
Gülüştüler. Aralarında Çingene dilinde o zaman
anlayamadığım birtakım gülünç konuşmalar oldu. Sonra Çingene beyi bana dönüp
sevgi dolu sıcak bir gülümsemeyle yeniden Macarca hitap ederek ve soruyu
ağzından dumanla birlikte çıkararak adımı sordu. Ben nedense o anda…
Bak, o anda, o katil herifin karşısında ne yaptığımı
sana hiç utanıp sıkılmadan bir çırpıda söyleyeceğim, çünkü gerçekten hiç
utanmıyorum ve senin bu konudaki yargılarından da, özür dileyerek, korkmuyorum
ama öncelikle bunu nasıl bir ruh haliyle yaptığımı… Yani öncelikle bunu nasıl
bir ruh haliyle yapmadığımı… Çünkü yaptığım şey, hakkımda yanlış sonuç
çıkarmaya müsait bir şey ve ben… Hayır hayır… Böyle değil… Böyle değil, sana bu
konuda söylemek istediğim tek şey, yaptığımın şerefimi kaybetmek korkusuyla da
ölüm korkusuyla da izah edilemeyeceğidir. Her şeyden önce, işin gerçeği,
şerefimi kaybetmekten korkuyor değildim, çünkü ben söz konusu olduğumda ve bu
durumda, olayların böylesi bir yön almasının benim için kesin bir ölüm anlamına
geleceğini iyice biliyordum. Ölüme gelince, o anda ölümden korkmuyordum
demiyorum, Miloş. Doğrusu bitkin ve perişan vaziyetteydim ve denebilir ki
oldukça müntehir bir ruh hali içindeydim ama o anda ölümden hiç korkmuyordum
demiyorum. Herkes ölümden korkar, ben de korkuyordum. Yine de bana adımın
sorulduğu o dakikada eğer ölüm korkusu tüm benliğimi ele geçirmiş olsaydı dahi,
verdiğim yanıtın bu korkuyla hiçbir bağlantısı olamazdı. Çünkü o dakikaya kadar
ortada bu küçük dağları ben yarattım dercesine mağrur dağ padişahının ehl-i
islam ve ehl-i sünnet ve’l cemaat olmak ihtimaline dair hiçbir alamet veya
yersiz de olsa bende veyahut benden daha akıllı, benden daha umur görmüş olan
bir başkasında; demek istediğim, ilk kez karşılaştığı kimselerdeki ince
göstergeleri bir bakışta görüp çözmede benim on iki yaşında olmuş olabileceğimden
kat kat daha mahir olabilecek bir başkasında dahi ve hatta bir yanılgı
neticesinde bile olsa böyle bir fikir uyandırabilecek hiçbir işaret yoktu.
Kaldı ki, tahmin edebileceğin gibi, daha sonra da böyle bir işaret belirmedi…
Yine de işte ben, her nedense, o anda içimden öyle geldi ve… Hayır. Aslında
şundan. Evimden ve vatanımdan ayrılmakla aynı zamanda kendimden de ayrılmayı ve
daha önceleri olduğumdan bütünüyle başka bir kimse olmayı da kararlaştırmış
olduğumdan. Ve eğer alnımda yazılı olan buysa ve eğer ölüm beni tam da şimdi,
tam da bu kesintiye uğramış firarda, tam da bu tamamına ermemişlikte, tam da bu
metamorfoz anında yakalayacaksa bile… Bu durumda bile eğer bana bu fırsat
tanınırsa, o zamana kadarki kendim olarak değil de, dönüşmeyi arzuladığım ve salt
ruhumda belirmiş olan bu yeni ve yakıcı arzu nedeniyle bile o dakikadan
itibaren gerçekten de bir bakıma olduğum o başkası olarak toprağın altına
geçmeyi tercih edeceğimden. Evet, başka hiçbir şeyden değil, bundan. Adım
sorulduğunda İstvan ya da annemin seslendiği şekliyle İster demedim de,
“Rüstem,” dedim.
Çingene eşkiyası çocuk varlığımı tepeden tırnağa
şöyle bir süzdü:
“Vay Rüstem vay…” diye güldü. Adamları gülmekten
kırıldılar.
“Aman Rüstem, canım Rüstem…” diye kendi kendine
mırıldandı makamla…
“Zal’oğlu Rüstem mi yoksa? Hangi Rüstem?” Ben
bozuntuya vermedim. Askerce:
“Dragosalı Kara Dizdaroğlu Rüstem,” dedim.
Yüzü birden ciddileşti. Kaşları çatıldı. Sustu. Hala
bana bakıp maymunca hareketler ve şakalar yaparak gülüşmekte olan Çingeneleri
elini sertçe kaldırarak susturdu, adamları da havanın değiştiğini hissederek
belli belirsiz bir merak içinde sessizleştiler. Tütün dumanını hafifçe aralık
ağzında dinlendirerek, biraz serbest bırakıp sonra aynı kıvamlı dumanı yeniden
içerek bana uzunca bir süre baktı… Sonra çubuğu indirdi, elini avucu yere bakar
şekilde bana uzattı, dört parmağıyla dumanlı havayı yavaşça kendine doğru
çekerek kıvamlı bir “yaklaş” işareti yaptı. Bu ağır hareketin edasında öyle
oturaklı bir buyurganlık vardı ki o müntehir bitkinlik içinde bu sözsüz emre
uymakta bir fazladan sakınca görmedim, buna uymak bana doğal geldi. Çenemden
tutarak yüzümü bir süre dikkatle inceledi… Ben ayaklarıma ve dizlerime kıvıl
kıvıl değen insan başlarından gözümü alamıyordum. Gördüm ki bu sessiz kellelerin
arasında neredeyse canlı denebilecek kadar taze olan bir tanesi sanki alay
edercesine gözlerimin içine bakmakta. Sanki aklından şunları geçirmekte:
“Kibirleniyor musun budala çocuk? Kendini benden daha üstün bir varlık mı
zannediyorsun? Oysa en geç birkaç saat sonra kulakların dişlerimin arasında
olacak!” Soluksuz kalarak bakışımı kelleden kaçırdım. Eşkiya benim açımdan
kabir azabını andıran korkutucu ve uzun bir sessizlikten sonra, yüzük
parmağının ucunu mangaldaki kömürün karasına buladı ve alnımın ortasında
başlayıp kaşlarımın arasında biten bir elif çizdi bununla. Herhalde bu şekilde
azıcık da olsa celalli göründüğümü, yüzümün çocuksuluktan bir nebze çıktığını
ve azıcık da olsa adama benzediğimi düşündü. Sonra elini sert ve keskin bir
hareketle omzuma koydu ve öncekinden bambaşka, erkekçe bir sesle bana:
“O halde ne diyelim… Meclisimize hoş geldin,
Dragosalı Kara Dizdaroğlu Rüstem!” dedi.
Ve ben bir başkası oldum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder